Friday, 05 June 2020
.
.
chevron_left chevron_right
Analiz

Kaşıkçı Cinayeti ve Dönüştürücü Etkisi

Anadolu asıllı Suudi Gazeteci Cemal Kaşıkçı, 2 Ekim 2018 tarihinde evlilik belgesi almak için Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğuna girdi ve bir daha çıkamadı. Olayı araştıran resmi makamlarca öldürüldüğü kesin olarak teyit edilse de cenazesinin akıbeti ile alakalı ihtimaller ve söylentilerden öte bir şey yok.

19086 Toplam Gösterim
Kaşıkçı Cinayeti ve Dönüştürücü Etkisi

Cemal Kaşıkçı, Riyad’ın iç ve dış politikasına muhalif tutum sergileyen bir gazeteci olarak öne çıktı. Bugüne dek kaleme aldığı yazılarda ve katıldığı oturumlarda, Suudi Arabistan’ın iç politikadaki hatalı uygulamaları ve Yemen’e yönelik tavrını hep eleştirdi. Yazdığı ve söylediğiyle kendine has bir etki alanı oluşturan gazetecinin ölümü, bölgesel politikaların geleceğine dair çeşitli ihtimalleri de beraberinde getirmiş vaziyette.

Suudi Arabistan ve ABD ilişkilerinin geleceği ve bunun ABD-İran gerilimine yansıması bu ihtimallerin en önemlilerinden. Kaşıkçı olayının, Riyad-Washington ilişkilerinin geleceğine dair dönüştürücü bir etkisi bulunuyor. Suudi Arabistan’ın ABD üzerinde kurmaya çalıştığı İran baskısının geleceği ile ilgili yeni gelişmeler yaşanması muhtemel. Zira Suudi gazetecinin öldürülmesi, Trump’ı İran’a karşı kışkırtma hususunda Riyad’ın elini zayıflatan bir gelişme oldu. Bilindiği üzere, Trump seçilir seçilmez Riyad ve Tel Aviv tarafından yeni bir İran planı hazırlandı. Yeni Beyaz Saray kadrosunun olumlu yaklaştığı bu plan, İran’ın ekonomik ve siyasi geleceğine dair yapılan tahminlere bakılmaksızın askeri bir çatışmaya bile yeşil ışık yakan cinsten.

Trump yönetiminin İran’a yönelik kurduğu ekonomik ve siyasi baskı, Tahran’ın artık son demlerini yaşadığı inancına dayanır. Hatta Beyaz Saray, baskının biraz daha artırılması ile Tahran’daki sistemin önümüzdeki birkaç ay içinde çökebileceğine inanmakta. Ancak Riyad ve Washington’un üzerinde durduğu bu varsayımın oldukça yanlış ve riskli yönleri var. Zira İran’daki teokratik yönetim anlayışı, içerisinde ne kadar gizem ve dış tehdit barındırırsa o kadar uzun ömürlü olacaktır. ABD’nin bu var sayımları doğru olsa bile İran’a yönelik uygulanan ekonomik ve siyasi baskılar, Tahran açısından ödün vermeyi değil gerçekle yüzleşmeyi tetikleyen bir durum. İran’ın kadim ve yakın tarihi bu tür örneklerle dolu.

Trump’ın İran yönetiminin yakın gelecekte yok olacağı söylemi karşısında Tahran’ın Batı karşıtlığı söylemi güçlenerek devam ediyor. Bu süreklilik, ABD’nin kendisini daha savunmasız bir konumda bulacağı bir zemine doğru itebilir. Nitekim Donald Trump’ın Eylül ayında BM Güvenlik Konseyinde yaptığı konuşmada tüm dünyayı İran’a yönelik baskıya destek olmaya çağırması şaşırtıcı değil. Bu çağrı diğer ülkeleri, hem İran’la ticaretlerini korumak hem de ABD baskısından kaçınmak için yeni ve alternatif finansal işlem sistemleri geliştirmeye teşvik edecektir. Bu durum da muhtemelen doları zayıflatarak ABD’nin mevcut finansal sistemi, uluslararası bir güç olarak kullanma kapasitesini azaltacaktır. Dolayısıyla ABD’nin İran’a yönelik her baskı çağrısı, İran için baskıdan kurtulma adına yeni yollar bulması anlamına gelebilir.

ABD’nin gerginliği tırmandırarak 1979 sonrası benimsenen yönetim anlayışını yok etme çabası, Tahran’ın Ortadoğu’daki ABD etkisine karşı gelmek için çok daha saldırgan ve dirençli olmasına yol açıyor. Ayrıca şunun da altını çizerek belirtmek gerekir ki İran’daki reformist ve ılımlı gurupların güçlenmesinin önündeki en büyük engel Tahran yönetimi değil Trump’ın İran’ı çevreleme söylemi. Beyaz Saray’ın benimsediği saldırgan tutum, İran ile Batı arasındaki diplomasiyi savunan ve gerilimleri azaltmak için elinden geleni yapan İranlı reformistlerin gayretlerini boşa çıkarıyor.

Ayrıca Tahran’ın Yemen ve Suriye’deki politikaları ile ilgili kafa yoran İranlı politikacılara en büyük fırsat Trump tarafından sunulmuş görünüyor. Nükleer anlaşmanın Trump tarafından bozulması, Tahran’ın Suriye, Irak ve Yemen’deki var olma nedenlerine bir yenisini daha eklemiş vaziyette. Zira Tahran’a göre ABD tarafından nükleer barıştan elde edilecek kazanca el konulması, bir şekilde telafi edilmesi gereken bir kayıp. Tahran’daki politika yapıcılarına göre, nükleer anlaşmanın lağvedilmesiyle açık hedef haline gelen Tahran’ın özellikle Suriye ve Yemen’deki varlığı, bir çıkar meselesi değil bir güvenlik kaygısı ve iktisadi kazanç fırsatı. ABD’nin İran’a yönelik baskısının sorunlu tarafı ise Tahran’a Suudi Arabistan ve İsrail mantığıyla yaklaşması. Tekrar etmekte fayda var: Bu İran’ın direncini daha da arttırmakla kalmayıp İran muhalefetini yok eden bir yaklaşım. Kaşıkçı olayı sonrası ABD-Suud ilişkilerinin gerilme ihtimali, Tahran’ın elini güçlendirmiş vaziyette. Olay çözülüp Riyad-Batı ittifakı bir şekilde devam etse bile İran’ın bölgedeki yayılmacı politikalarının devam edeceğine şüphe yok.

ABD’nin baskı ve şantaj yoluyla sonuç almayı umduğu politikalar her zaman olumlu bir şekilde sonuç vermeyebilir. Nitekim ABD tarihinde baskı politikalarının karşı tepki topladığı olaylar da mevcut. 1941 yılında başlayan ABD-Japonya gerilimi ilk akla gelen örneklerden. ABD’nin Japonya üzerinde kurduğu ekonomik ve siyasi baskı sonucu Japonya’nın, Pearl Harbor’a saldırarak 2.500 civarında Amerikalı’yı öldürmesi daha sonrasında yaşanan acı tecrübeleri doğrudan tetikledi. Bu saldırı bugün bile birçokları için sürpriz olarak görülse de hafızasında karşılıklı gerilimi olan olaylar silsilesinin bir sonucuydu.

İran’a yönelik alınan tavır da yukarıdaki örnekle benzerlik göstermekte. ABD-İran geriliminin arttığı son kırk yılda görev yapan ABD başkanlarına yapılan uyarılar, İran’ı tecrit etme ve sert yaptırımlar koymanın kendi mantığı içerisinde tehlike barındırdığı yönünde. Obama’nın görev yaptığı dönemde İran’a yönelik izlediği barış politikasında bu uyarıların etkisi yadsınamaz. Bu iddia ile kast edilen İran’a asla bulaşılmaması değil baskı politikaları yerine diplomasi kanallarının açık tutulmasıdır. ABD’nin İran’a yönelik baskısının sonuç vereceğini savunmak, kariyer düşkünü her uzmanın altından kalkamayacağı bir söylem olarak kalabilir.

ABD yönetimini İran konusunda uyaran diğer bir kesim ise Avrupa ülkeleri. Avrupa bloğu da Tahran’a yönelik tam bir izolasyon politikasının, İran'daki radikal kesimi ayakta tutmaktan başka bir işe yaramadığı konusunda hemfikir.

Batı’nın Tahran’a yönelik baskısına İran’ın verdiği en anlamlı ve içinde mesaj barındıran cevap, Hürmüz Boğazını kapatma konusundaki tehditleri oldu. Dünya petrol piyasasını alt üst etme tehlikesine rağmen bu tehdidin yapılmış olması, İran’ın baskıya, tehditle karşılık verdiğini göstermekte. Petrolünü satamamak İran için göze alınamayacak bir risk olsa da bu söylem, Körfez Ülkeleri’nin Tahran’a sırt çevirmelerinin imkânsız olduğunu göstermekte. Ancak İran baskıların yanı sıra petrolünü de satamayacak bir hale gelirse yeni bir Japonya-ABD gerilimi örneği kaçınılmaz olur. Bu durumda İran’daki siyasi akıl, mevcut yönetim anlayışını korumak ve güçlenen demokrasi hassasiyeti ve çeşitliliğini yok etmek için olağanüstü önlemler alabilir. 1980-1988 yıllarındaki Irak-İran Savaşı’nın Devrim Lideri Ayetullah Humeyni’ye sunduğu fırsatların bir benzeri, mevcut dini lider Ali Hamanei ve muhafazakâr kanat için de geçerli olabilir. Bu birçokları için irrasyonel bir seçenek olsa da Tahran’ın masasında duran gerçekçi bir ihtimaldir.

Ancak bu olumsuz havaya rağmen Tahran baskıyı kendi sınırlarından uzak tutmak adına alternatif çözümlere de kapılarını kapatmış değil. Üzerindeki baskıların arttığı zamanlarda kendisine yeni manevra alanları bulmak isteyen Tahran’ın en güvenilir pusulası Moskova’dır. İran’daki siyasi akıl, Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin’ın hangi yöne baktığını ve ne söylediğini dikkatle takip etmekte. Örneğin, Putin’in son günlerde IŞİD gibi terör örgütlerinin bölgede yeniden canlanması ve birçok vatandaşı kaçırması ile ilgili yaptığı açıklama, İran’a bölgede yeni alanlar sunabilir. Zira bölgede terör örgütleriyle mücadele esnekliğini gösteren ülke olarak İran, artık ABD karşısında tehdit söyleminde çok sahada var olma gücüne erişmiş vaziyette. Kremlin’in IŞİD açıklaması, bir taraftan ABD için bir uyarı anlamı taşırken diğer taraftan İran’a yeni fırsatlar sunmaktadır.

Nihayetinde Kaşıkçı cinayeti, bir gazetecinin öldürülmesinin ötesinde bölgedeki oyunun yeniden kurulduğu bir sürecin başlangıcı olabilir. Kasım ayının hemen başında İran’a yönelik yaptırım kararları devreye sokulacak. Kaşıkçı olayı, ABD’nin İran’a yönelik baskı politikasında Riyad’ı oyundan çıkardığının bir işareti mi bekleyip göreceğiz.

 Analiz: Cemalettin Tasken

Etiketler:
VİDEO GALERİ
Emoji ile tepki ver!
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • DAHA FAZLA SONUÇ YÜKLE