Saturday, 18 January 2020
.
.
chevron_left chevron_right
Analiz

Düşman Kardeşler: İran ve İsrail

“İran, İsrail’in en iyi arkadaşıdır ve Tahran’la ilişkilerimizde pozisyonumuzu değiştirme niyetinde değiliz.” Bu sözler, 1987 yılında İsrail beşinci Başbakanı (Yitzak) İzak Rabin tarafından dile getirildi.

18732 Toplam Gösterim
Düşman Kardeşler: İran ve İsrail

(*)“İran, İsrail’in en iyi arkadaşıdır ve Tahran’la ilişkilerimizde pozisyonumuzu değiştirme niyetinde değiliz.”[i] Bu sözler, 1987 yılında İsrail beşinci Başbakanı (Yitzak)İzak Rabin tarafından dile getirildi. Bu sözlerin sarf edildiği tarihe dikkat edilecek olursa İran Devrim Lideri Ayetullah Humeyni’nin hala hayatta olduğu ve İran’ın bir önceki Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad (2005-2013) gibi İsrail’e karşı en radikal söylemleri kullandığı döneme denk geldiği görülmektedir. Tahran’ın bu katı tavrına rağmen dönemin İsrail başbakanı Rabin, İran’dan hala stratejik bir dost olarak bahsetmesi önemlidir.

Bugün, konuyla ilgilenenler ve dünya kamuoyu, İran-İsrail ilişkileri ile ilgili sık sık savaş tehdidi haberi ve abartılı bir söylem duymaya alışkın. Bunun diğer bir anlamının da kökleri bölgenin kendisi kadar eski olan bir başka çözümsüz Ortadoğu çatışması olduğu söylenebilir. Zira İran-İsrail ilişkilerinin tarihsel bir arka planının varlığından bahsedilebilir. M.Ö. 539 tarihinden başlayarak Büyük İran Kralı Cyrus’un (Kuruş), Yahudi halkını Babil esaretinden kurtardığı zamandan beri İran ve Yahudi halkları arasındaki ilişkilerin olumlu bir seyri olmuştur. O dönemdeki Yahudi nüfusunun üçte biri Babil’de kalan ve bugünkü Irak Yahudilerinin ataları olan Yahudilerdir. Diğer üçte birlik Yahudi nüfusu ise günümüz İran topraklarına göç etmiştir. Bu nüfus, bugünkü İran Yahudileridir ve bunların 25 bini hala İran’da yaşamakta. Bugün İran’da yaşayan Yahudilerin, Ortadoğu’da İsrail dışında yaşayan en büyük Yahudi cemaatini oluşturması bir başka ayrıntıyı oluşturuyor. Tarihi Filistin’e dönen diğer üçte birlik kısım ise Kudüs’teki kutsal mabedi yeniden inşa etmiş ve bunu o dönemin İran’ının katkılarıyla gerçekleştirmişlerdir.

Tarihi dönemden modern zamana kadar zaman zaman yakın ikili ilişkilerin olduğuna dikkat çekmek gerek. İsrail Başbakanı İzak Rabin’in 1987 yılında ifade ettiği şey aslında iki ülke arasındaki onlarca yıllık tehdit algısından doğan güvenlik ve istihbarat iş birliğinin bir yansımasıdır. Her iki devlet de Sovyetler Birliği’yle birlikte Mısır ve Irak gibi güçlü Arap devletlerine karşı dikkatli ve stratejik davranmışlardır. Bununla birlikte İsrail’in ana prensibi bölgedeki Arap olmayan devletlerle ittifak oluşturarak Arap devletlerine karşı bölgesel rekabeti dengelemektir.

1979 İran Devrimi öncesindeki Şah yönetimi İsrail ile ilişkilerin gizli kalmasından yanaydı. Örneğin İzak Rabin 1970’li yıllarda İran’a gittiği zaman tanınmamak ve ikili ilişkilerin gizlilik içerisinde yürütülmesi adına genellikle peruk kullanmaktaydı. Bunun yanı sıra Tahran hava alanında iniş pistinden uzak özel bir pist daha inşa edilerek Tahran-Tel Aviv arasında çok sayıda uçağın inip kalktığının halk tarafından fark edilmesi engellenmiştir.

Tüm bunların, 1979 yılındaki İran Devrimiyle birlikte son bulduğunu düşünmek yanlış bir değerlendirme olacaktır. 1979 sonrası yeni yönetim, anti-İsrail ideolojisine rağmen jeopolitik mantık gereği ikili ilişkilere devam etti, zira hala ortak tehditler mevcuttu. 1980 yılında Irak, İran’ı işgal ettiğinde Tel Aviv, bir Irak zaferinden korkarak İran’a silah sattı ve İran ordusunun elindeki ABD yapımı silahlar için yedek parça temin etmekten çekinmedi. Hatta ABD’nin silah ambargosu yüzünden çok savunmasız olduğu bir dönemde İran, İsrail’in yardımlarıyla Irak ordusuna karşı mukavemet gösterebilmiştir. Aslında 1980’lerde, İsrail, -İran’ın görünürdeki anti-İsrail tavrına rağmen- Tahran’la konuşup İran’a silah satması için Washington’da kulis yapan devletti. Bu diyalog çabaları 1980’li yılların ortalarında İran-Kontra skandalıyla zirveye erişti.[ii] Bu süreçten sonra İsrail ve İran’ın arasında var olan soğuk barışın da sonuna gelindi.

Yıllardır ikiliyi birbirine yakınlaştıran ortak tehditler o tarihten sonra birden bire yok olmuş, Sovyetler Birliğini çökmesinin ardından Irak da İran’a karşı savaş üstünlüğünü kaybetmiştir. Bölgede her ikisinin de kendisini daha güvende hissettiği yeni bir ortam oluşmuş ancak hem Tahran hem de Tel Aviv, denetimsiz kalmışlardır. Bu süreçten sonra Batı tarafından sürekli; “Irak, İran’ı dengelemez ise artık İran da Tel Aviv için bir tehdit haline gelebilir” tezi savunulmaya başlanmıştır.

Gerçek şu ki İsrail ve İran arasında gördüğümüz dinamik ilişkilerin kökleri, 1979 Devrimi’nden ziyade Soğuk Savaş’tan sonra bölgenin jeopolitik olarak yeniden yapılandırılmasına dayanmaktadır. Zira bu noktada İran ve İsrail, bölgenin en güçlü devleti olarak ortaya çıkıp birbirlerini potansiyel güvenlik ortakları olarak görmek yerine artan bir şekilde hasım ve rakip olarak algılamaya başladılar. Böylece 1980’li yıllarda ABD-İran ilişkilerinin yeniden tesis etmek ve geliştirmek için Washington’da kulis yapan İsrail, sonra kendi güvenlik çıkarları açısından sakıncalı olacağını düşünerek ABD-İran yakınlaşmasına mesafeli durmaya başladı.

İran, kendisini radikalleştikçe uluslararası sistemden tecrit edildi. Ayrıca 1991 yılındaki Körfez Savaşı’nda ABD’ye dolaylı yollardan yardım eden İran, karşılığında bölgesel güvenlik çemberine dâhil edilmeyi ummaktaydı. Ancak Washington, İran’ın Körfez Savaşı’nda kendisine yapmış olduğu yardımı görmezden gelerek İran’ı daha da yalnızlaştırma politikasını tercih etti. Tam da bu süreçten sonra yani 1993-94 yıllarının ardından İran, anti-İsrail söylemini daha işlevsel bir politikaya dönüştürmeye başladı.

İranlılar, bölge politikalarını yumuşatmak da dâhil ne yaparlarsa yapsınlar ABD’nin, Tahran’ı yalnızlaştırma politikasından vazgeçmeyeceğine inanıyorlardı. Bunun yanı sıra Washington, İsrail karşıtlığından vazgeçmediği takdirde Tahran’a bunun maliyetlerinin ne olacağını anlatmaya çalışıyordu. En kolay ve en ulaşılabilir hedef, barış süreciydi ve İran’ın ideolojik kabuğu alışılmadık bir hamle ile birleştirilmeliydi. Bu doğrultuda İran, daha önce uzak durduğu Filistinli İslamcı gruplara kapsamlı bir destek vermeye başladı.

Bu durum ilk bakışta bir paradoksmuş gibi gelse de Clinton yönetiminden Martin Indyk’e göre İranlılar bunu bilerek ve kasıtlı yapmaktaydı. Zira ABD, İsrail ve Filistin arasında bir barış söz konusu oldukça İran’ın daha da yalnız kalacağına inanıyordu. İran’da bunu öngörerek Filistinli gruplarla irtibata geçip sürece dâhil olmanın peşindeydi. ABD’ye göre, İran ne kadar yalnız kalırsa bölgede o kadar fazla barış olacaktı. Amerikalı Martin Indyk’ın öngörüsüne göre İranlılar, ABD’nin bölgedeki etkinliğini azaltmak adına Washington’un bölgedeki barış sürecinde olmasını istemekteydiler. Kısacası İran’ın öncelikli amacı ABD’nin bölgedeki ideolojisini değil, etkinlik alanını yok etmekti.

İkili ilişkilerinin en gergin ve karmaşık olduğu anlarda bile tüm taraflar birbirlerine sırt çevirmedi. İsrail’in şimdiki Başkanı Benyamin Netanyahu (Bibi), ilk olarak 1996 yılında seçildiğinde çevre doktrinini yeniden canlandırılması yönünde herhangi bir olasılık olup olmadığını görmek için İran tarafına olumlu mesajlar verse de Tahran buna olumlu yanıt vermedi. Birkaç yıl sonra İran tarafı Bush yönetimine kapsamlı bir görüşme teklifinde bulundu. Bu teklif İran ve İsrail’in tekrar yakınlaşmaları gibi bir olasılığı içeren bir teklifti. Bu sefer de Bush yönetimini İran’ın bu teklifini yanıtsız bıraktı. Tüm taraflar çözüm adına oluşan şartları geri tepmek adına ellerinden geleni yaptılar.

Bu çatışma ve restleşme hali ilk defa yaşanmıyor. Karşılıklı düşmanlık söylemi aslında ideolojik bir temele dayanmıyor bile. Düşmanlığın iniş ve çıkışları, ideolojik sahiplenmeden ziyade jeopolitik çıkarlardan besleniyor aslında. Ne zaman İsrail ve İran’ın güvenlik zorunlulukları işbirliği yapmayı gerektirdiyse, bu iki ülke, birbirine karşı olan ölümcül ideolojik muhalefete rağmen işbirliği yapmaktan çekinmemekte. İran’ın ideolojik kaygılarının stratejik çıkarlarıyla çatıştığı her vakit stratejik çıkarlarının ideolojisine hep galip geldiğini görüyoruz. Bunun anlamı, ne savaşın ne de düşmanlığın kaçınılmaz bir son olmadığıdır.

Uluslararası ilişkiler düzleminde, iki devlet arasında var olan ideolojik farklılıklar ve çatışmaya karşı diplomasi seçeneği ortadan kaldırıldığında savaş kaçınılmaz hale gelir. Bir ideolojik çatışmada ortada ateşkes, beraberlik veya uzlaşma yerine sadece zafer veya yenilgi olabilir. Ancak durumu bir ideoloji çatışması olarak görüp savaşı kaçınılmaz kılmak yerine, barışı tesis etmek adına yollar aranabilir.

İran ve İsrail çatışması yeni bir olgudur. 2500 yıllık bir geçmişin içinde sadece 30-40 yıl kadar eski ve kökleri tam olarak jeopolitik olduğu için kalıcı çözümler bulunarak uzlaşma sağlanabilir. Bu şimdilik çok zor olsa da imkânsız görülmemelidir. 1980’li yıllardaki tüm gergin havaya rağmen dönemin İsrail Başbakanı İzak Rabin’in; “Dostlarınızla barış yapmazsanız düşmanlarınızla yaparsınız.” [iii] açıklaması, durumu özetler niteliktedir.

(*)Bu yazıda, Trita Parsi’nin “Iran and Israel: Peace is possible” adlı çalışmasından faydalanılmıştır.

[i] “Iran and Israel: Peace is possible”, . Ayrıca bkz. Trita Parsi, Treacherous Alliance, the Secret Dealings of Israel, Iran, and the United States, Yale University Press, 2007. And click here to listen to an interview with Trita Parsi on the Yale Press Podcast: (E.T. 25.11.2016)

[ii] 26 Kasım 1986 tarihinde Lübnan gazetesi El Şiira, Lübnan’da İran yanlısı militanlar tarafından alıkonulan Amerikalı rehinelerin ABD’nin İran’a silah sağlaması karşılığında serbest bırakılacağını ileri süren bir makale yayımladı. Bir ay sonra bu haber Amerikan basınına düştü. İran’a satılan silahların Nikaragua’daki Sandinist hükümete karşı savaşan sağcı paramiliter güçlere, yani kontralara ayrılan fondan karşılandığı ortaya çıkınca ulusal bir skandal patlak verdi. Zira böyle bir destek Birleşik Devletler yasalarına aykırıydı.

[iii] “Yitzhak Rabin and Israeli National Security”

Analiz: Cemalettin Taşkent

Etiketler:
VİDEO GALERİ
Emoji ile tepki ver!
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • DAHA FAZLA SONUÇ YÜKLE